Logo
dön başa      tuşlangaçlı oturumgaç
 
 
   Ünlü biriyim artık. Dönüşü olmayan bir yola girdim. Tüm gözler bana çevrildi, her haraketim her sözüm olay olacak. Yaşasın sosyal medya!
   Eskiden ne güzel kırk yılda bir haber alırdık herkesten. “nasılsın, çoluk çocuk nasıl, eniştemler iyidirler inşallah” der hatta konuşacak daha fazla bir şey bulamayıp, “-ee daha daha nasılsın” silsilesine kurban olurduk. Ama şimdi öyle değil kendi derdimiz bitmiş gibi “-yaa facebookta gördüm abanta gitmişler, Ayşe erkek arkadaşıyla gitmiş hatta. Hoş çocukmuş, yakışmışlar.” “-hönkk!!!” kardeşim sana ne, bana ne. bbg evi mübarek.
   Şimdi öyle değil ama ondan bundan duyduğun yeni bir oluşuma hemen kayıt olur hale geldik. Ama bak o ağa yeni katılmışsın, bi dur bi dur ya belki dışlanacaksın, belki seni sevmeyecekler. Sen bi böyle mülayim ol, bi duruşun olsun… ama elimizde olmayan sebelerden dolayı olayların tam ortasında buluveririz kendimizi..
   Görülenin aksine; daha az arkadaşımızın olduğu, daha az kelimelerle çok şey anlatıp geri çekiliverme ama bi o kadar da “ego sponsoru” oldu bunlar kalabalıklaşan hayatımızda birilerinin bizimle ilgilendiğini görmek, tweetlerimizin okunuyor, bloglarımızın ziyaret ediliyor, entrylerimizin oylanıyor, facebook gönderilermiz beğeniliyor… profil fotoğrafımız ne kadar beğenildi, durumumuza ne kadar yorum yapıldığı vs vs…ne kadar da popüler olduğumuz ayan beyan ortaya koyuveriyor işte bunlar. hoşgeldin, dünyaya 13 inçten bakan bir çift göz !
   Yaptığımız akşam yemeğini önce yanımızdakine ikram etmek yerine fotorafını çekip paylaşıyoruz. Başımıza tatsız üzücü bir şey geldiğinde hemen paylaşıp kritiğini koyuluveriyoruz. Bi dööön bi kendine dööön bi içini dinle hele. Nerede olduğumuzu annemize babamıza haber vermiyoruzama foursquareye yazıyoruz. Ne de afilli mekandayız değil mi?. gözümüzün içene bakıp “günün nasıl geçti” sorusuna imtina etmeyip, günün her saati yaptığımızı ekrana raporlamasını biliyoruz. Yeni kestirdiğimiz saçı yahut yen aldığımız elbiseyi hemen fotoğraflayıp paylaşıyoruz ki herkesin fikrini de öğrenebilelim nasıl olduğunu hasbelkader birisi olmamış derse de işte o zaman dünyamız başımıza yıkılabilir. Tanıdık veya tanımadık. 140 karakterle dünyayı kurtarıyoruz. Yanı başımızda olanın derdini sormaya üşenirken daha once hiç görmediğimiz bilmeidğimiz insanların yarasına merhem oluveriyoruz. Normalde sessiz sakin profil çizerken er meydanına gelince celalleniverir o apolotik duruştan eser kalmayıp yerine cevval politikacı oluveriyoruz. Annemize babamıza sevdikleirme iyi geceler dilemeyi unuturken “iyi geceler” “günaydın” feedlerini bir an olsun aksatmıyoruz. Bildiğiniz dilenciliğe soyunuyoruz.
   Ne demişti TDK: “tuşlangaçlı oturumgaç” bu güne kadar hiç demedim. Ama bundan sonra demeye, en azından cümle içinde kullanıp durumun vehametini kendime yediricem.
O izlediğimiz halde inkar ettiğimiz avam bayık popüler dizilerdeki imrendiğin hayatlar şimdi karşına küçük simülasyonlarını sundu. Aman ne de güzel yaptı, yoksa ne yapardın sittin sene aklına gelmeyecek olan arkadaşını bulmasaydın.
   Derseniz ki “senin yaptığın nedir be hey dürzü? Sosyolog tavırlarıyla ahkam kesmek senin neyine?”, “ben de buna kanıt oluyorum” derim. Hiç de utanmam. Ne de olsa utansam da utanmasam da bunu okudunuz.
Beni şu saatten sonra dört duvar bir odaya kapatsanız karıncalar dile gelir, onlarla şeker ve ekmek kırıntıları üzerine bohem bi tartışmanın ortasında buluverirsiniz. Net.
   Aklıma “internet, bilgisayar , e-maillerim, followerlarım” gelmeden, facebook’da beni kim dürtmüş merak etmeden 24 saat geçirebilirsem. Biriyle patlattığımız espri için “bundan güzel tweet olur” demezsem karşımdakine. “kimler burda?” yazmadan ana sayfa’ya, “aaa uyumadın mı? biraz sohbet edelim mi?” diyebilirsem Yazmak dışında eskiden konuşmayı da sevdiğimi hatırlarsam ve tekrar birileri “ayy ne çok konuştun ne çook” derse ve ben de asarsam suratımı. İki dünyanın farkını anlayabilirim. Veya dengeyi sağlarım, belli mi olur..
   Bak yine fena döküldüm. Nerde bu sarı bez!