Logo
dön başa      Ölüm, eşitliyor içinde insan olan denklemleri
Pencerede yağmur damlalarının sesi, rüzgarla dökülen yaprakların hışırtısına karışıyor yine. Yollar boş, evler dolu. Şehir, evlerde yanan ışıklarla aydınlanıyor akşamın bu vaktinde. Herkes aldığı nefesi duyacak kadar birbirine yakın ama son nefesini verdiğini fark edemeyecek kadar uzak. Yanyana ama bambaşka dünyalarda insan.
Kimi yarın yapılacak işlerini planlama telaşında, kimi vitrinde gördüğü ayakkabıyı, akşamki futbol maçını, yemeğin tuzunu düşünüyor. Bazısı televizyon izliyor, bazısı internetin başında. Konuşuyorlar, tartışıyorlar, kavga ediyorlar, gülüyorlar, eğleniyorlar, kutluyorlar, lanetliyorlar, seviyorlar… Bir şeyler yapıyor işte herkes.
Tüm bunların ortasına bir buz soğukluğuyla düşüveriyor, ölüm. Söylerken bile tüyleri ürperiyor insanın. Ne yağmurun sesi ne de yaprakların hışırtısı duyulur oluyor.
Sözü geçtiğinde bile rengimiz, tarzımız değişiyor. Kavgalar da eğlenceler de bitiyor. Şehir gibi sessizliğe bürünüyor insan. Ölü gibi, sessizliğe… Suskunluğumuzda aynı oluveriyoruz hepimiz. Ölüm eşitliyor içinde insan bulunan tüm denklemleri.
Her ölüm erken. Her ölen daha çok genç. Yaşanacak çok şey olduğundan mı yoksa gözümüzün açlığından mı yetmiyor yıllar?
Ömür de bitiyor. Bir defter misali. Bir tükenmez kalem gibi bitiveriyor.
Çocuğa kısa olan bir pantolon gibi mi oluyor acaba, insana yetmeyen bir ömür.
Döndürülüveriyoruz toprağa. Çarpan kalp, çalışan beyin duruyor bir anda. Birkaç saat önce açılıp kapanan gözlerin üstüne toprak saçılıyor.
Toprak hiç itiraz etmeden bağrına basıyor.
“Toprak bize ait değil, biz toprağa aitiz.”
Daha konuşulacak sözler, okunacak kitaplar, söylenilecek şarkılar vardı.
Ama artık saz kırık, hanende suskun.
Bahçe dağılmış, bahçıvan suskun.
Mürekkep bitmiş, katip suskun.
İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn. (Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.) (Bakara 2:156)