Logo
dön başa      bir çayın kaşık sesinde

 

                                                                

              BİR ÇAYIN KAŞIK SESİNDE

 

 

Sabah

Onlar hep vardı,gümüşi rengiyle sabaha karşı odayı aydınlatan Amasyalı sobası, üzerinde çivit mavi (yoksa lacivert mi?) büyük çaydanlık ve yine sabaha karşı ahşap kokusuyla yer değiştirerek, günün sessizce kapımıza dayandığının tebliğcisi çay kokusu...

Küçük hanelerde büyük sevgiler, küçük odalarda unutulmayan sabahlar yaşayan herkesin hayatının bir yerindeydi o koku.Çoğunlukla semaverin, iki demliğin üstüste koyularak kaynatıldığı klasik demleme yönteminden daha leziz bir sonuç verdiği söylense de, fukaranın demliğinin yerini alması mümkün değildi.Mahallenin sakinleri daha çok emaye kaplı büyük çaydanlığın üzerine porselen demlikleri tercih eder,çaya demlenme aşamasına geçmeden bir küçük küp şeker atarak rengini almasını beklerlerdi.Mahallede çayın rengi üzerine bir ayrılık vardı,hayatı bölüşmemizdeki bütün aynılığımıza rağmen...

Hitler bıyığı derdi büyükbabam,cilalı porselen fincan altlıklarına fırça ucuyla bulaştırılmış kırmızı ya da mavi noktalara.Gerçekten de altlık üzerinde bıyık gibi duruyordu. Dibe doğru akan kavisin birine sürülür o fırça,biri pas geçilir,pek bir yakışırlardı bardakla da hani. Ben hep sobanın üstünde tütüp duran çivit yahut lacivert arasında bir mavide seçim yapılamayan o büyük emaye demliği sevdim.Çocukluğumun bütün kışlarında modası geçmeyen tek renk onunkiydi.Üstündeki küçük demliği yana doğru hafifçe yatırıp, alta hava payı bırakmazsanız su taşar, yuvarlak bilyelere dönüşür, sonra da kaybolup giderdi Amasyalının üstünde,çocukluğumuzu da alarak hem... Oynaması güzel,sonucu riskli bir oyundu ya da seyirlik...

 

Öğlen

Haneler odalardaki çay kokusunu aratmazdı öğle saatlerinde mahalleyi saran rayiha.Tam yedi tane çayevi vardı bizim sokakta.Kıraathane de denirdi çayevlerine.Öyle “kafe” lerin yeri yoktu lügatimizde.Ben en çok Filiz Çayevini severdim.Dedemin hergünkü uğrak yeriydi çünkü. Hatırladığım kadarıyla oranın çayı da iyiydi.Dedemin ahbablarıyla muhabbeti sırasında keyfe gelip ağzından “Bir paşa çayı ver” lafını beklerdim sabırla.Dedem benimde bu oyundan hoşlandığımı anlar, çay faslını uzattıkça uzatırdı. Ve mutlu son. Filiz Çayevinde hitler bıyıklı çay altlığında iyice soğutularak bitirilen o çay...

 

Akşam

Zaman o büyük demliği koyarak bavuluna, çekti gitti.O kokular,Filiz Çayevi,usulca sokulan sabahlar,Amasyalı sobası,küçük haneler...Hatta hatta büyükbabam,büyükannem de gitti o bavulda. Bir tek kaşık sesi kaldı hatıralardan, bardağın her yerine vurularak şeker karıştırılan ince alüminyum kaşığın tatlı tınısı kaldı  bir tek...Maalesef ne semaver, ne demlik ne de çaydanlık kaygısı.Otomatta demlenen sallama çay, ve yahut “ketıl”a atılan süzme poşet...Maalesef...

 

Gece

Bir çay istiyorum Kadıköy vapuru süzülürken Haydarpaşa açıklarından.Tepside boncuk gibi dizilmiş ince belli bardaklar,sonra camla alüminyumun çay suyunda gerçekleşen tangosu. Yoruldum mu, kendimden geçiyorum biraz.Vapurun bacasından süzülen duman çivit mavi(yoksa lacivert mi?) demliğinki ile aynı neredeyse.Hitler bıyıklı altlıkla soğuttuğum ilk yudumumu alıyorum.Kalanını bardağın,döküyorum denize.Zaman geçmeden geçiyorum kendimden yine;İstanbul o mavi demlik, denizi demliyor üstünde.Uyanmıyorum bir daha...